HÜDAPAR

ARŞİV

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu'nun Kızıltepe İlçe Kongresi konuşmaları

alternative title

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu katıldığı Kızıltepe İlçe Kongresinde gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

“Önce Adalet” deyip yola çıktık”

5 yıl önce “Önce Adalet” deyip yola çıktık, adaletsizlikleri gördük o adaletsizliklerin giderilmesi için bir reçete yazdık, bir program yazdık ve onu milletimizin, memleketimizin sorunlarının çözümü için bütün kamuoyunun bilgisine arz ettik. Bismillah dedik kolları sıvadık, yola çıktık.

“Bu program bir medeniyet projesidir”

Dost, düşman; şu parti programımızı tarafsız bir gözle inceleyen herkes bir hakkı teslim etti. Nedir o? Bu program bir medeniyet projesidir, bu program bir sulh reçetesidir, bu program bir huzur reçetesidir, bu program; İnşallah memleketin sorunlarının kahir ekseriyetini kısa bir sürede çözecek veya en azından minimuma indirecek bir reçetedir.

“Adaletin sadece partinin ismi olması maalesef adaletin gerçekleşmesi için yetmiyor”

Yola çıkarken adaletsizliklerin diz boyu olduğunu çok net bir şekilde gördük. O yüzden ‘Önce Adalet’ dedik, o yüzden ‘Adalet hiçbir şeye feda edilemez’ dedik, o yüzden birinci öncelikli hedefimiz olarak ‘adaletin yeniden tesis edilmesi’ni ilan ettik. Peki, yola çıktığımız o günden bugüne bu adalet terazisinde nasıl gelişmeler oldu? Yola çıktığımızda, partimizi kurduğumuz 2012 yılının Aralık ayında, adında ‘Adalet’ kelimesi geçen bir parti iktidardaydı ve halen de iktidarda. Adaletin sadece partinin ismi olması maalesef adaletin gerçekleşmesi için yetmiyor. İşte memleketin dört bir tarafından yükselen sese kulak kabarttığımızda net bir şekilde görüyoruz ki; pek çok alanlarda adaletin esamisi okunmuyor. Adaletin kokusu bile gelmiyor.

“Bu kadrolar liyakat ve ihtiyaca göre mi dağıtılıyor”

Bakınız! Memleketin genelinde işsizlik yüzde 10 civarında iken memleketinizde bu oran iki katından fazladır. Yüzde 20’den fazla bir işsizlik var. İş dağıtımında ve kadroların dağıtımında adaletten bahsedebilecek bir Allah'ın kulu var mı burada? İŞKUR vasıtasıyla geçici bazı kadrolar dağıtıyorlar, onu da nasıl dağıttıklarını hepiniz biliyorsunuz. Hâlbuki ne diyorlardı?  ‘Liyakat ve ihtiyaca göre biz bu kadroları dağıtıyoruz.’ Öyle mi gerçekten, gerçekten ihtiyacı olanlara mı dağıtıyorlar bu kadroları? Bunu iddia edebilecek kaç kişi var bu memlekette?

“Bir kula tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Peki, bu adalet mi?”

Gelir dağılımında bir adalet var mı? Memlekette geliri 2700 dolardan 10 bin dolara çıkardık.’ diyorlar. Kişi başına bu geliyormuş. Bırakın kişi başına, aile başına 10 bin dolar yıllık gelire sahip olan kaç aile var bu memlekette? Bu memlekette kazanılan her 100 liranın 48 lirasını ilk yüzde 20’lik dilim, yani 10 kişiden 2 kişisi alıyor, geriye kalanı yüzde 80 ise diğer yarısını alıyor. Yani şairin tabiriyle; ‘Allah'ın bir pulunu bekleyedursun on kul, bir kula tam dokuz, dokuz kişiye bir pul’. Dağıtım böyle. Peki, bu adalet mi? Herkesin geliri kuruşu kuruşuna aynı olacak diye bir iddiamız yok elbette. Herkesin çalışması aynı değildir elbette, herkesin çabası, herkesin bilgisi aynı değildir elbette. Herkesin ticareti de aynı değildir. Ama arada bu kadar fark olur mu? Bakar mısınız memlekete?

“Böyle bir adalet olabilir mi?”

Asgari ücretin bir tarifi var. Asgari ücretin tarifi nedir? ‘İşçinin gıda, giyim, barınma, sağlık, egitim ve kültür gibi zorunlu harcamalarının karşılanmasına yetecek kadar gelirin adıdır’. Bakınız! İşçinin, sadece işçinin, yani bir tek kişinin ihtiyacını karşılamaya yetecek gelirin adına asgari ücret demişler. Ama aynı devletin kurumları her sene hesap yapıyor. Mesela en son yapılan 2017 Eylül ayı hesaplarına göre Türkiye'de bir kişinin onurlu bir şekilde, sağlıklı beslenerek, düzgün giyinerek, ortalama -çok lüksten falan bahsetmiyoruz. Bir kişinin yapması gereken harcama 1900 küsur liradır. Asgari ücret ne kadar? 1404 lira. Peki, bu asgari ücretle çalışanların ailesine yiyecek için sarf etmesi gereken harcama? Yine devletin kurumlarının ve sendikalarının düzenli olarak yaptıkları bir hesap var, “Açlık Sınırı” denen. Deniyor ki; 4 kişilik bir ailenin, yani anne, baba ve iki çocuk… Bunlardan bir tanesi küçük bir tanesi ise delikanlı çağında olursa, bunların sadece sağlıklı beslenebilmesi için almaları gereken gıdaya verecekleri para aylık 1522 lira ile 1770 lira arasında değişiyor. Peki, bunlar ne giyecek, kirayı neyle ödeyecek? Böyle bir adalet olabilir mi? Buna rağmen bu insanlarımızın karnını doyurmaya yetmeyen asgari ücretle iş bulmaya çalışan insanlar, hükümete yakın kişilere astronomik miktarlarda, o kadrolara yerleşmek için rüşvet vermek zorunda kalıyorlar. Değil mi? Piyasa 30 bin liradan mı açılıyor? Bir kadro için. İşe göre bu yükseliyor. Peki, Adalet bu mu?

“Ucuz et üretmek istiyorsan, hayvancılık yapana destekleme vereceksin”

İşte son günlerde bir et ithalatı mevzu gündemde. Ne diyor tarım bakanı? Vatandaşa ucuz et yedireceğiz. Nasıl? Dışarıdan et ithal ederek. Memlekette hayvancılığı bitirin, sonra fiyatlar yükseldi diye gidip dışarıdan et ithal edin. Bakın kardeşlerim! Son 6 yılda et ithalatına verilen para 4 milyar 400 milyon dolar. Biz diyoruz ki; siz bunu dışarıya vereceğinize kendi çiftçinize, kendi hayvancılığına versenize. Et üretimi artıyor. 1 milyon tonun üzerinde, 1.2 milyon ton şu an Türkiye'de et üretimi var ama et pahalı. Peki, niye pahalı? Çünkü yem pahalı. Niye pahalı? Çünkü hayvan meraya çıkıp otlayamıyor, çünkü hayvancılık yapanlar hayvanını ahırda beslemek zorunda kalıyor. Fabrikadan aldığı yemle beslemek zorunda. Sen ucuz et üretmek istiyorsan, bunun yolu; hayvancılık yapana destekleme vereceksin. O zaman parayı bir cebinden çıkarıp diğer cebine koymuş olacaksın. Şimdi ne yapıyorsun? Vergileri artırarak elini vatandaşın cebine sokuyorsun, vatandaşın cebinden aldığın parayı götürüp Sırbistan’daki çiftçiye veriyorsun, oradan et ithal ediyorsun. ‘benim vatandaşım ucuz et yiyecek’ diyorsunuz. Peki, biz et çok pahalı olsun mu diyoruz? Ya da durumu iyi olmayan hiç et yemesin mi diyoruz?

“Kim satacak bu eti? İki tane market zinciri”

Bir de şu yönü var; belki dikkatinizi çekmiştir! Kim satacak bu eti? İki tane market zinciri, yani her tarafta marketleri olan 2 zincir. Peki, bu eti, sen kasaba niye vermiyorsun? Olmaz, bu eti alabilmek için Türkiye'nin 81 vilayetinde bu eti satabilecek bir el lazım. Yani biraz önce söylediğimiz gibi; ‘Bir kişiye tam dokuz pul, dokuz kişiye bir pul.’ Yani sadece bir kasap dükkânı açan bundan istifade etmesin. Yani zengin biraz daha zengin olsun. Yani sen o ucuz eti alabilmek için senin mahallende yoksa o market, iki üç mahalle öteye gideceksin, o eti alırken onun yanında deterjan, sabun, sebze, meyve de alacaksın. Senin mahallendeki market de, senin mahallende ki bakkalda kepenkleri indirmek zorunda kalsın. Ticarette adalet bitmiş, ekonomide adalet yok, vergi dağılımında adalet yok, kadrolara eleman yetiştirmek de adalet yok.

“Üzerinde “Adalet Sarayı” yazan yerlerde adalet ne durumda?”

Peki, adliyelerde, üzerinde “Adalet Sarayı” yazan yerlerde adalet ne durumda? Var mı Adalet? Adliyeye yolu düşenlere bir sorun. Adliye yolu düşen insanların yüzde doksanı adalet mekanizmasının işleyişinden şikâyetçidir, muzdariptir. Adaletin olmadığından yakınır. Yüzde 10 memnundur, çünkü onun istediğine göre bir karar çıkmıştır. Adalet Bakanları kendileri söylüyor, yargının en tepesindeki insanlar söylüyor. Diyorlar ki: ‘Memlekette adalete olan güven yerlerde sürünüyor’ Niye sürünüyor? Çünkü Adalet yapamıyorsunuz, çünkü kişiye özel kanun çıkarmakta maşallah meclis çok hızlı çalışıyor. İşin ucu kendilerine dokunduğunda kanun hemen değişiyor. Ama garibana dokununca… Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan Konya'da bir konuşma yaptı, dedi ki: Bu memlekette 5 yıl 10 yıl hatta 15 yıldır haksız yere hapislerde çürüyen vatandaşlarımız var. Dedi mi? Dedi. Bu memlekette 13 bin civarında hâkim-savcı vardı, bunların 4560 tanesi FETO ile irtibatlıdır diye meslekten ihraç edildi mi? edildi.  Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu bunları meslekten kovarken; ‘bu adamlar adalet yapmamış, bu adamlar kendi yandaşlarının önünü açmak için düşman veya rakip olarak gördükleri insanlara zulüm etmişler; mahkemeyi, adliyeyi, hukuku bir silah gibi kullanmışlar.’ dedi mi? Dedi. Peki, şimdi biz daha önce sorduk, hem de defalarca sorduk. Bir kez daha buradan, Kızıltepe'den, sizin huzurunuzda bir daha soralım: Madem hâkim ve savcıların üçten birinden fazlası sizin tarafınızdan terörist olarak isimlendiriliyor. Madem Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu bu hâkim ve savcıların adalet yapmak için değil, kanunu düzgün bir şekilde uygulamak için değil, kendilerine rakip olarak gördükleri insanları bertaraf etmek için hukuku, mahkemeyi bir silah gibi kullanmış ve zulmetmiş diyorsunuz. Madem sırf bu yüzden cezaevinde olan 2700 küsur hâkim ve savcılar var… Peki, bunların cezaevlerine kapattıkları, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıldır cezaevinde haksız olarak çürümeye terk edildiklerini memleketin en tepesindeki ismin söylemesine rağmen niçin bu insanlar halen içeride? Bunu açıklayabilecek biri var mı? Omuzundaki rütbesi yüksek olan, birkaç tane yıldızı omuzuna takmış olan, Ergenekon veya başka isimlerle operasyona maruz kalmış, görevinden atılmış, içeriye alınıp yargılananlar, sırf rütbeleri yüksek diye mi, birkaç günde Anayasa Mahkemesini, Yargıtay’ı, bütün kurumları harekete geçirip onları dışarı çıkarıp, trilyonluk tazminatları verdiniz onlara? Gariban hapishanede çürümeye devam etsin öyle mi?

“İdareciler o koltuklarda, bu kadar rahat oturuyorlarsa; emin olun kabahat onlardan çok bizimdir”

Nedir adalet peki, sizin kitabınızda adaletin adı nedir? Bir memlekette, o memleketin en zayıf insanı, hiç kimsesi olmayan, cebinde parası olmayan, hiçbir makama da sahip olmayan bir kişi, -ama hak sahibi bir kişi- o memleketin en güçlüsünden, en zengininden, en yüksek makamında olan kişilerden hakkını korkmadan talep edip o hakkına kavuşamıyorsa, hiç kimse adaletten bahsetmesin. Ama Türkiye'de haksızlığa, zulme uğradığı herkes tarafından bilinmesine rağmen sadece ensesi kalın bir dayısı, arkasında bir medya patronu ya da yüksek bir memuriyet makamına sahip olmadığı için ezilmeye devam ediyor insanlar.

Dostlar, kardeşlerim! Bunun bu şekilde devam etmesine rağmen memlekete hükümet edenler, memleketi idare edenler, memlekette idareci koltuğunda oturanlar eğer o koltuklarda, bu kadar rahat oturuyorlarsa; emin olun kabahat onlardan çok bizimdir. Nasıl kabahat onlardan çok bizimdir? Biz yeterince sesimizi çıkarmıyoruz, biz itiraz etmiyoruz. Kadrolar sağa, sola dağıtılırken eğer biz ‘şu köşede usulca sıramızı bekleyelim. Belki bir gün sıra bize de gelir, bize de bir kadro verirler, benim çocuğumu da işe alırlar.’ diye beklersek ezilmeye devam edeceğiz. Eğer en düşük gelir grubuna dâhil olmamıza rağmen memleketin en ağır vergi yükü bizim sırtımızda ise ve biz buna sesimizi çıkarmıyorsak ezilmeye devam edeceğiz. Eğer bir memlekete birkaç kişi kaçak elektrik kullandı diye DEDAŞ'ın görevlileri bir sokağa veya apartmana girdiğinde, silme herkese ceza kesiyorsa ve memleketin siyasileri, sözüm ona meclisteki temsilcileri bunun için kılını kıpırdatmıyorsa ve biz de onlara iki çift laf diyemiyorsak, biz bu halde kalmaya devam edeceğiz. Ne yapacağız öyleyse? Biz bütün olumsuzlukların farkındayız, biz bu olumsuzlukların nasıl giderileceğini de biliyoruz. Bizim reçetelerimiz, bizim programlarımız da hazır. Ama sesimizi çok fazla duyuramıyoruz. Konuşuyoruz burada, sesimiz bir bu duvara çarpıyor bir ötekine, yankılanıyor, bu salondakiler duyuyor, iki tane kamera var çekiyor ama ana akım medya bunları yayınlamıyor. Niye? Çünkü onlar da bir yere hortum bağlamışlar. Sesimizin daha fazla insan tarafından duyulabilmesi için, bu şikâyetlerin dikkate alınabilmesi için ne yapmamız gerekir? Sayımızı artıracağız, gücümüzü artıracağız. Nasıl yapacağız bunu? Gayretimizle yaptıracağız. Durumdan şikayetçi olanlar güçlerini ve seslerini birleştirecek. Eğer Herkes kendi köşesinde kalmaya devam ederse, eğer bu memleketin rahata huzura kavuşması için çabalayanlar gecesini gündüzüne katmazsa emin olun bu halin değişmesi çok çok uzun zaman alacaktır.

“Allah'ın izniyle bir gün bu döngüyü kıracağız”

Bizim bir davamız var, biz bir dava sahibiyiz. Evet, gerçekten bütün kalbimizle, inanarak ve azmederek söylüyoruz; ‘Eğer Güneşi sağ, ayıda sol elimize verseler biz bu davamızı terk etmeyeceğiz. Bizim davamız insanlık davasıdır, bizim davamız adalettir. Biz adalet istiyoruz. Biz bütün insanların huzurunu istiyoruz. Sadece kendi yakınındakinin huzurunu isteyenler bunu ciddiye almıyor olabilirler. Ama inşallah şu 2’inci olağan kongremiz buna vesile olsun.

Bu kan tazelenmesi, bu takviye, İlçe İdare Kurulu’nda ki sayının artması buna vesile olsun, daha çok sayıda kapıyı çalalım, daha çok insanın elini sıkalım, insanları ideolojilere kurban olmaktan ve zulüm altında inlemekten kurtarmak için çabamızı, gayretimizi katlayarak sürdürelim. Eğer insanımızın, milletimizin dünya ve ahiret saadeti için gecemizi gündüzümüze katmamıza rağmen halen birileri bizi bu halkın düşmanıymış gibi pazarlamak, bu şekilde tanıtmak için çaba sarf ediyorsa ve bunda kısmen bir başarı sağlıyorsa, kendimizi sorgulayalım. Çalışmamız yeterli değildir demek ki. Allah'ın izniyle bir gün bu döngüyü kıracağız.

Bütün uykuda olanları uyandırmak için bir tek kişinin uyanık olması yeter, tek bir kişi. Biz, elhamdülillah bir kişi değiliz, biz bin kişi de değiliz, Biz 10 bin kişi de değiliz, biz onbinler, meselenin farkında ve bu davanın uyanmış insanları olarak insanları uyandırarak bu döngüyü kıracağız inşaAllah.

“Siz yanlış yapıyorsunuz”

Memleketin içinden, bazı meselelerde adaletle ilgili tablonun ne olduğunu birkaç örnekle de olsa izah etmeye çalıştık. Biz partimizi kurarak yola çıktığımızda, yani 2012'nin sonunda Suriye'deki iç savaş, Suriye'deki karışıklık başlayalı takriben bir buçuk sene olmuştu. Biz o zaman her vesile ile çıktığımız her platformda, bize uzatılan her mikrofona, ekranlarını bize açan her bir televizyon kanalına neredeyse bir şeyi tekrar edip durduk. Dedi ki: Şu komşumuz Suriye'de bir problem olduğu belli, hiç kimsenin buna itirazı yok, orada zulüm üreten bir sistem var, Baas sistemi. Fakat şu sizin çözüm diye ileri sürdüğünüz şey; ‘sabahleyin bir gireriz İkindi namazını Şam'da kılarız’ söylemleriniz sahanın gerçeklerine uymuyor. Yapmanız gereken şey bu değil. Siz yanlış yapıyorsunuz. Bakın! Orada insanlar birbirine girerse, orada silahlar çekilmiş vaziyette, orada bir iç savaş körüklenirse, orada ölen insanların sayısı artarsa, şu anda on binlerle ifade edilen rakamlar yüzbinleri bulursa siz sorunun çözümünü zorlaştırırsınız. Şu insanların elinden tutun, onları barıştırın, şu silahları susturun! dediğimizde bize dediler ki: “Siz iyi misiniz?” Dedik ki; Peki, sizin alternatifiniz nedir? “O insanlar birbirlerini öldürmeye devam etsinler, ta ki birbirlerinin kökünü kurutuncaya kadar” bunu mu söylüyorsunuz, bu mu sizin alternatifiniz? Böyle bir çözüm yok. Hiç kimse başka bir grubu öldürerek yok edemez. Silah çözüm değil, dâhil de silah çekmek hiçbir şekilde çözüm değil. Yapmayın, etmeyin! Dedik. ‘Bölge ülkeleri bir araya gelsin.’ Dedik. İran rejimi Türkiye'ye muhalefet eden muhalifler üzerinde bir etkiye sahip. Siz ikiniz, 2 komşu olarak oturun, kime etki edebiliyorsanız onları da oturtun; deyin ki; ‘Nedir derdiniz, gelin konuşarak, gelin siyasetle, gelin müzakere ile bu işleri çözelim’ Bize dediler ki; ‘Siz ne söylüyorsunuz? Türkiye ile İran aynı masaya nasıl oturacak.’ Biz dedik ki; kanı durdurmak için oturmaları gerekiyorsa otursunlar, oturmak zorundalar. İnsan kaybı, can kaybı sayısı yüzbinleri aştı, 500 bin, 600 bini aştı, 700 bini aştı ve milyona doğru giderken Astana'da Türkiye, İran ve Rusya bir masa etrafında oturdular. Biz sorduk; Peki aynı masanın etrafında oturmak için illa da aranızda bir Rus'un olması mı gerekiyor? Bir Rus sizin yanınızda yokken Siz oturursanız kavga mı ederdiniz? Şimdi birileri Suriye'deki ateşin Irak’a da sıçraması için çaba sarf ediyor. Ama diyoruz; Allah için; bir mesele var, bir sorun var ki bütün dünya bunu konuşuyor. Allah için birbirinizi germeden, işi askeri noktalara götürmeden, silahlar patlamadan, toplar patlamadan, tanklar yürümeden şu işi müzakere ile konuşarak çözün istiyoruz. Bu sefer de bize diyorlar ki; siz Barzanici misiniz?

“Biz diyoruz ki; biz Müslümanız, biz adaletin tesis edilmesini istiyoruz”

Birileri şunu anlamakta zorlanıyor; Bizim siyaset tarzımız, bizim muhalefet tarzımız alışılmış, 10 yıllardır devam eden siyaset tarzına benzemediği için bazıları bizi anlamakta zorlanıyor. Biz diyoruz ki; biz Müslümanız, biz adaletin tesis edilmesini istiyoruz. biz diyoruz ki; biz Müslümanız, biz mazluma yardım etmek istiyoruz. Biz diyoruz ki; Rabbimizin emri gereği mazlumların yanında olmak bize bir borçtur, hatta Resulullah efendimizin emri mucibince, onun emrini yerine getirirsek, eğer bizim kardeşimiz -hangi dili konuşuyor olursa olsun, hangi memlekette yaşıyor olursa olsun, hangi mezhepten, hangi meşrepten olursa olsun- zulme uğradığında onun yanında saf tutmak, ona destek olmak  zorundayız. Yine bizim Peygamberimiz diyor ki; ‘Kardeşiniz zalim de olsa ona yardım ediniz’ nasıl olacak bu? Bizim kardeşimiz bilmediği için dünya malına veya mevkiine tamah ettiği için ya da siyasi bir getiri siyasi bir kazanç sağlamak için eğer adaletten ayrılıyorsa, biz o zaman da onu o adaletsizliğinden, onu o haksızlığından vazgeçirmek için onun yanında olmalıyız.

“Siyaset Sorunları çözme sanatı değil midir?”

Siyaset nedir? Sorunları çözme sanatı değil midir? Memlekette var olan meseleleri, dünyada var olan meseleleri çözüme kavuşturmak mesleği değil midir? Bunun için çözümler, bunun için reçeteler sunmak değil midir siyaset? Ama öyle bir duruma getirmişler ki, sanki siyaset illa birilerine düşmanlık yapmak demektir veya sanki siyaset İlla birilerinin yanında saf tutup kendi menfaatini aramaktır. Bu tür siyaset menfaate dayalı siyasettir. Biz menfaat için siyaset yapmıyoruz. Bizim ölçümüz, Rabbimizin bize olan emirleridir. O bize şunu emrediyor: ‘Müminlerden iki topluluk karşı karşıya geldiğinde onların arasını ıslah edin, onları barıştırın’ Müminler ne yapıyor? İlahi kelama kulağını kapatmış olanlar ne yapıyor? Şu hesabı yapıyorlar; Şurada iki kardeşim var, kavga etmek üzereler, yumruklarını sıkmışlar. Bunlar kavga ettiğinde ben hangisinin safında yer tutarsan daha kazançlı çıkarımın hesabını yapıyorlar. Bu yüzden bizim Memleketimizde kavgalar, gürültüler, savaşlar bitmiyor. Bu yüzden bizim başımız beladan kurtulmuyor. Bu yüzden biz dostlarımızı düşman, düşmanlarımızı dost olarak bellemeye başlamışız. Bizim düşmanlarımız bizi birbirimize karşı kışkırtanlardır, bizim düşmanlarımız elimize silah tutuşturup bizi birbirimize vuruşturanlardır.

“Bir emperyalistin gücünü arkasına alıp kardeşine parmak sallamayı marifet zannediyorlar”

İslam ümmetinin, neredeyse bu coğrafyanın dört bir tarafındaki yöneticilerinin kahir ekseriyeti, tamamına yakını şöyle bir gaflet içerisindeler: Emperyalistlerin desteğini kendi arkalarına almaya çalışıyorlar. Bir emperyalistin gücünü arkasına alıp kardeşine parmak sallamayı marifet zannediyorlar. Biz de onlara buradan şu uyarıda bulunuyoruz: Emin olunuz! Eğer ABD, eğer AB, eğer Rusya, eğer siyonizm sizin arkanıza geçmişse, bu size destek çıkmak için değildir. Sizi arkadan hançerlemek ve önümüzdeki ateş çukuruna sizi iteklemek içindir. Bunu bilin, bunu görün, uyanın, aranızda sulhu temin edin, aranızda kardeşliği tesis edin, kardeşliğin bozulmaması için aranızda kardeşlik hukukunu gözetin. Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi kardeşinize yapmayın, nefsimiz için istediğiniz bir şeyi kardeşimiz içinde isteyin. Menfaatperest olmayın. Şu üç günlük dünyada, kısa günün karı diye eğer siz adaletten saparsanız emin olun ki uzun vadede siz de zarar edeceksiniz. Başkasının hakkına el uzatmak kısa günün karı diye cebinize 3-5 kuruş indirirse veya size biraz menfaat sağlarsa bilin ki, o adaletsizliğin doğuracağı huzursuzluk yarın, öbür gün kazandığınızı birkaç misliyle kaybettirecektir. Hesap çok basit; öyleyse biz kardeşlik çağrılarımıza devam edeceğiz, öyleyse biz bu memleket için çözüm reçetemizi daha fazla sayıda insana anlatabilmek için çaba ve gayretimiz artıracağız inşallah.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ

VİDEO İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ